İyi Hissetmekten İyilik Yapmaya Geçmek

İyi Hissetmekten İyilik Yapmaya Geçmek

İyi niyetlerini hayata geçirebilmeleri için gelecek nesli ihtiyaç duydukları araçlarla donatmalıyız.

Gelecek nesli özetleyen bir eğilim varsa, o da dünyada fark yaratmak istemeleri. Örneğin, gençlerin yüzde 66’sı dünyayı etkileyen işler yapmak istediklerini söylerken, 16-19 yaş grubundakilerin yüzde 26’sı halihazırda gönüllü olarak çalışıyor. Ancak, her zamankinden daha çok önem gösterilse de, birçok genç karşılaştıkları sorunlara etkin çözümler üretebilmek için yeterince donanımlı değil.

Birkaç yıl önce, Stanford Üniversitesi’ne yeni başlayan gençlerden biri, fikrini anlatmak üzere bana ulaştığında kampüsteki fikir yarışmasına hazırlanıyordu. Cape Town’ın gecekondu bölgesindeki insanlara yardım etmek üzere kâr amacı gütmeyen bir kurumu hayata geçirmek istiyordu. Ona, Güney Afrika’ya ne sıklıkla gittiğini sorduğumda şöyle cevap verdi: “Ah, hiç gitmedim ama umarım bir gün giderim!” Sorunu derinlemesine kavramaya çalışmadan bir çözüm geliştirmişti. Bunu yapan tek kişi de değildi.

Geçen sonbaharda, Kuzey Kaliforniya yangınları doğduğum şehir Napa’yı yuttuğunda, binlerce iyi niyetli Bay Area sakini yardıma koşmak istedi ama teşebbüsleri çoğunlukla yanlış yönlendirildi. Latin topluluğu yararına çalışan, kâr amacı gütmeyen bir kurum olan Puertas Abiertas, bu toplulukta köpek sahipleri olmamasına rağmen bağışçılardan bir yığın köpek mamasını kabul etti. Connecticut Newtown’da ise Sandy Hook İlköğretim Okulu’nda 2012’deki silahlı saldırı sonucunda 20 çocuk ve 6 yetişkin hayatını kaybettiği zaman, bölge sakinleri ülke genelinden gönderilen 67.000 peluş oyuncağın çoğunu geri göndermek, kalanları da  yerleştirebilmek için bir depo kiralamak zorunda kalmıştı.

İnsanlar “yardım etme” fikrine o kadar takılıp kalıyorlar ki, yaptıklarının etkili olup olmadığını anlamak için geri çekilip düşünmeyi çoğunlukla beceremiyorlar.

Sosyal bir girişimi başarılı yapanın ne olduğu sorusunu araştırdığım yıllar boyunca, binlerce anket sonucunun üzerinden geçtim ve günümüzde değişim yaratan en başarılı insanlarla yüzlerce görüşme gerçekleştirdim. Hep insanların başarıyı getiren şeyin gerçekten olağanüstü bir fikir veya kurucunun karizması olduğunu söylemelerini bekledim. Ama kimse söylemedi. Hiç kimse. Bu, parlak bir fikri destekleyecek karizma veya cesaret gibi faktörlerin başarıya etki etmediği anlamına gelmiyor. Bunlar elbette etkiliyor. Ne var ki, sosyal değişimi hedefleyen girişimlerde başarı sağlayan stratejilerin arkasında yatan inovasyon, kaynak geliştirme, etkili liderlik ve etki ölçümü gibi konuların öğretilebilir olduğunu fark ettim. Sorun şu ki, bunları öğretmiyoruz.

Benim de ders verdiğim Stanford Sosyal Girişimcilik Programı’na ev sahipliği yapan Haas Center for Public Service (Haas Sosyal Hizmetler Merkezi) gibi yüksek öğretim kurumları, geçtiğimiz son birkaç yılda sınıf projelerinde daha fazla öğrenciyi birlikte çalışmak üzere bir sivil toplum kuruluşu ile eşleştirerek, topluluk katılımlı öğrenme seçeneklerini artırdılar. Bu da öğrencilerin daha fazla yetenek temelli deneyimle mezun olması anlamına geliyor. Ayrıca, sadece Amerika Birleşik Devletleri’nde 148 sosyal girişimcilik programı açıldığı göz önüne alınırsa, üniversite temelli sosyal girişimcilik programlarının yıldızının parladığını söyleyebiliriz.

Bunların hepsi iyi haberler. Ama çocuklar büyüyüp de üniversiteye başladığında, büyük bir fırsatı çoktan kaçırmış olacağız. Daha önce hiç olmadığı kadar, erken yaşlarda çocukların zihinlerine etkili sosyal değişim tohumları ekmeye ihtiyacımız var. Bu yılın başında, Florida Parkland’daki silahlı saldırının ardından, Marjory Stoneman Douglas Lisesi öğrencilerinin ABD Kongresi’ne gidip silah kontrolü konusunda ulusal ölçekte bir gençlik hareketini tetiklediklerinde, dünya bu öğrencilerin kendilerini ne kadar doğru ifade ettiklerini ve ne kadar hazırlıklı olduklarını izleyerek afallamıştı. Ancak çoğu insanın bilmediği şey, okulun bulunduğu Broward County’nin ABD’deki en geniş münazara programlarından birine sahip olduğuydu. Bölgedeki tüm liseler, orta okullar, hatta bazı ilkokullar öğrencilerine bir meselenin iki tarafında da yer alarak nasıl tartışılacağını, farklı bakış açılarının özümseneceğini ve fikirlerin nasıl savunulacağını öğretiyor. Tüm gençlerin ilgilendikleri meseleleri nasıl savunacakları konusunda eğitim aldıkları bir dünya hayal edin.

Hillbrook School orta okul öğrencileri bir sosyal girişimcilik saha gezisinde. (Kaynak: SSIR)

Ebeveynlerin ve öğretmenlerin, öğrencilere sadece “Sizin için önemli olan nedir?” ve “Bu konuda ne yapmaya hazırsınız?” sorularını sormakla yetinmemeleri gerekiyor. Öğrencilere fark yaratmak için toplumsal sorunları değerlendirmeyi ve gayretlerinin hem uygulanabilir yetenekler hem de ortaklık eden kurumlara sunduğu değer bakımından doyurucu olduğuna emin olmaları gerektiğini öğretmeliyiz.

Herhangi bir öğretmen veya veli, çocuklarımıza problem çözümünü sahiplenmeyi aşılayabilir. Bunu da yaşamları boyunca iyi hissetmekle yetinmeyip gerçekten iyi oldukları hizmet öğrenimi projelerinde yer almalarını, böylece karşılığında kâr amacı gütmeyen kuruluşların da anlamlı ilişkiler kurma sorumluluğunu üstlenmesini sağlayarak yapabilirler. Örneğin, Los Gatos, Kaliforniya’daki Hillbrook Okulu Scott Sosyal Girişimcilik Merkezi, çocuklara sınıfta konuştukları toplumsal sorunları nasıl etkin bir şekilde ele alabileceklerini öğrenmelerine yardımcı olan sosyal girişimcilik programlarıyla JK-8 eğitim deneyimi sunuyor. Geçen yaz, küçük yatırımcılara şirket açmaları için fon sağlayan bir şirket olan Kiva ile görüştükten ve küçük işletmelerin belini doğrultmasına nasıl yardım ettiğini keşfettikten sonra, öğrenciler bir Kiva Finansman Kulübü açtılar. Kulüp üyeleri, farklı iş modellerini finanse edip değerlendirmek ve Silikon Vadisi’nde sermayeye erişim sağlayan sistemler üzerinde düşünebilmek gibi gerçek beceriler geliştirdiler. Kiva bu öğrencilerle çalışmaya gönüllü olmasaydı, öğrenciler bu önemli dersleri edinemeyeceklerdi.

Fon sağlayıcılar, gelecek neslin değişim yaratacak gençlerini eğitmeye de öncülük edebilirler. Bay Area’daki yoksulluğu azaltmaya odaklanan San Francisco merkezli fon sağlayıcı Tipping Point Topluluğu, ailelerin çocuklarıyla iyiliğe karşılık vermenin önemi hakkında konuşabilmeleri için bir müfredat geliştirdi. Çalışma kitabı, aile değerleri ve güçlü yönleri hakkında tartışma sorularını ortaya atıyor ve bağış kampanyalarına ev sahipliği yapmak, yoksullukla savaşmak için para toplamak ya da ailenin bir üyesi olarak yerel örgütlerde gönüllü çalışmak gibi topluma katılmanın somut biçimlerine dair fikirler sunuyor.

Gönüllülük, üniversite başvuru sürecinde kazanılan artı puandan daha fazlasını ifade etmeli. Regülasyonlara yön verenler, lise mezuniyeti için gönüllülüğü şart koşmalı. Toplum geneline küçük yardımlar dağıtmak yerine, fon sağlayıcılar ve sivil toplum kuruluşları uzun vadeli ilişkiler kurabilmek için öğretmenleri ve velileri desteklemeli. Herkes başarılı bağış toplama yöntemlerini en ince ayrıntısına kadar öğrenmeli. En önemlisi de ne kadar zeki, eğitimli ve iyi destekleniyor olursanız olun, problem çözümü söz konusu olduğunda hiçbir şey yaşanmış bir deneyimin gücünün yerini tutamaz. Sosyal sektörün liderleri, gençlere çözümün ortak tasarımcıları olarak, ihtiyaç hâlindeki topluluklarla nasıl sorumlu bir şekilde ilişki kuracaklarını öğretmeye yardımcı olmalı.

Kendi şirketini kurmak isteyen o Stanford öğrencisi, bugün sosyal etki firmalarından birinde çalışarak kariyeri boyunca ona hizmet edecek dersleri öğreniyor. Ancak, şu anda öğretebileceğimiz iş alanında deneyim kazanmak için 20 yıl harcamış sayısız sivil toplum kuruluşu CEO’su ile konuştum. Karşılaştığımız sorunlar beklemek için düpedüz fazla büyük.

Bu ay, ülke genelinde okula başlayan milyonlarca gencin sosyal değişim yaratma potansiyellerini en üst düzeye çıkarmak için inanılmaz bir fırsatımız var. Gelecek nesillere, iyilik etme hedefleri için gereken araçları verelim.

Kutuplaşmış Bir Ülkede Sistem Değişimi

Kutuplaşmış Bir Ülkede Sistem Değişimi

ABD’de gitgide daha fazla vakıf, mevcut siyasi koşullarda hedeflerine ulaşmak için sistem değişimini temel alan uygulamaları benimsiyor.

Bir yıldan fazla bir süre önce, yani Kasım’daki ABD başkanlık seçimlerinin öncesinde, yirmiden fazla önde gelen Amerikan vakfının CEO’suyla filantropi stratejilerine ilişkin düşüncelerinin beş veya on yıl öncesine göre nasıl değiştiğini anlamak üzere röportajlar yapmaya başladım1. Geniş ölçekli toplumsal etki için “sistem değişimi” yaklaşımına verdikleri önemi onlardan tekrar ve tekrar dinledim2. Ancak Trump’ın başkanlığında toplumsal ilerleme kaydetmenin olağandışı zorlukları karşısında sistem değişimi anlayışının gerçekten de büyük önem taşıdığını yakın bir zaman önce anladım3.

Vakıflar, genellikle öncülük ettikleri programları büyütmek ve sürdürmek için bir müttefik olarak devlete bel bağlamışlardı. Obama yönetiminin Sosyal İnovasyon Fonu, tam da bu model üzerine kurulmuştu. Ancak seçimlerden önce bile sistem değişimine odaklanan birçok vakıf, büyümek için devlet finansmanına dayalı bu stratejiden uzaklaşmıştı. Ford Vakfı Başkanı Darren Walker da konuyla ilgili şunları söylemişti: “Başarılı olursa regülasyona dönüştürülecek ve devlet tarafından büyümek üzere desteklenecek, rastgele deneme kontrolüne tabi tutulacak bir girişime yatırım yapmamız gerektiğine dair tuhaf fikirleri de içeren bazı varsayımlar açıkça çürütülmüş ve geçersizleşmişti.”

Sorun, devletin kendini kanıtlamış programları benimsememesinin de ötesine geçiyor. Sorun, çoğunlukla sistemin kendisine dikkat etmememizden kaynaklanıyor. Annie E. Casey Vakfı’nın Başkanı ve CEO’su Patrick McCarthy şöyle diyor: “Vakıflar tarafından fonlanan girişimler, olağan devlet ihale ve tedarik sisteminin dışındaki özel koşullarda özel bedeller ödenerek tanıtıldı. Çalışmaya başladıklarında bile, belirli bir ölçekte uygulamaya geçmek için bir dizi sistem sorununu aşmanız gerekir. Kötü bir sistem ise iyi bir programı daima gölgede bırakır.”

Bugünkü zorluk, yalnızca işlevsiz sistemlere sahip olmamızdan veya toplumumuzun sorunlarına yenilikçi çözümler üretmememizden kaynaklanmıyor. Aksine, asıl sorun ülkemizin hepimizi ortak bir kadere bağlayan birleştirici bir anlatıdan yoksun olması. Irk, cinsiyet, zenginlik, din, eğitim, siyaset, coğrafya ve daha fazlasının belirlediği ihtilaflar, başarıların diğerlerinin başarısızlığından etkilenmediğine dair yanlış bir inançla çelişkili hedefler doğuruyor. Herkes için fırsat eşitliği sunan, adil ve eşitlikçi bir toplum tasavvuru, refah arayışının merhametin ortadan kalkmasıyla edinildiğine dair anlatılan zehirli mit ile çürütülüyor.

Birçoğumuzun sahip olduğu, en temel varsayımlar bile artık güvenilir değil: Devlet, inkâr edilemez gerçekler doğrultusunda hareket edecek, bilimsel kanıtlara ve demokratik ilkelere saygılı olacak veya insan haklarına ve ekolojiye ilişkin kaygılara karşı duyarlı olacak. Sadece programlı bir müdahale ile bu engeller aşılamaz. Bunun yerine, algıladığımız ihtilaflar karşısında yeni bir geleceği birlikte yaratmak için toplumun her düzeyinde davranışları ve ilişkileri değiştirmenin yollarını bulmamız gerekiyor.

Bu, tam olarak sistem değişiminin karışık ve öngörülemeyen yüzü. Vakıflar toplumumuzun bütününü yeniden biçimlendirecek güce sahip olmayabilirler, ancak çalışmayı seçtikleri topluluklar ve meseleler üzerinde hatırı sayılır bir etki yaratmak için sistem değişimi yaklaşımını uygulayabilirler. Robert Wood Johnson Vakfı’nın Başkanı ve CEO’su Risa Lavizzo-Mourey “Vakıfların toplumsal değişimin aracıları olabilmelerine inanmak güç olsa da, yapmamız gereken tam olarak budur” diyor.

Sistem değişimi yaklaşımında farklı olan nedir?

Sistem değişimi odaklı düşünme yeni bir şey değil. Topluluk liderleri, yapısal ırkçılığın ve diğer büyük engellerin üstesinden gelmek için uzun zamandır sistemik değişimi savunuyorlar. Her ne kadar bazıları jargonla dolu ve fazlasıyla soyut olsa da, sistem değişimi yaklaşımı zengin bir akademik literatüre yaslanıyor.

Son zamanlarda, çeşitli akademik yayınlar özellikle bağışçılara yardımcı olabilecek sistem değişimi planlama araçları sundular, bu yaklaşımın akademik alandaki giderek artan önemini de doğruladılar4. Peki, vakıflar sistem değişimi yaklaşımını benimsediklerinde, böylesine karmaşık bir konu için kapsamlı bir tanım veya model oluşturmaya çalışmadan, tam olarak neyi farklı yapabilirler?

Vakıflar elbette kâr amacı gütmeyen kurumlara fon sağlamaya devam edecekler, ancak sistem değişimini esas alan vakıfların temel farkı, küçük ölçekli bir programın önce pilot uygulamasını sonra da geniş ölçekte yayılmasını sağlamak yerine sistemi en başından geniş ölçekli olarak ele almaları.

William ve Flora Hewlett Vakfı’nın Başkanı Larry Kramer “Ölçek ayrı bir sorun değildir, ölçek çözümün kendisidir,” diyor. T.L.L. Temple Vakfı’nın Başkanı ve CEO’su Wynn Rosser ise şunu ekliyor: “Fon alabileceğimiz ve daha sonra ölçeğini genişletebileceğimiz sihirli çözümün ne olduğu üzerine düşünmekten, sürece odaklanmaya ve sistemlerin nasıl daha etkin bir şekilde değişmesini ve çalışmasını sağlayabileceğimizi düşünmeye geçtik.”

Sistem değişikliği, problemin başlangıcından itibaren tüm yönlerini hesaba katmak anlamına geliyor. Bush Vakfı Başkanı Jennifer Ford Reedy, “Herhangi bir girişimle ilgili ne kadar heyecanlı olursak olalım, yardım etmeye çalıştığımız kişi aslında üç şeye ihtiyaç duyuyor ve biz bunlardan sadece ikisini sağlıyorsak bu iş yürümeyecektir,” diyor.

Bu, bireysel organizasyonların kapasitelerinin geliştirilmesinin de yeterli olmadığı anlamına geliyor. Skoll Vakfı Başkanı ve CEO’su Sally Osberg, “Mesele artık sadece organizasyonun ölçeğiyle ilgili değil,” diyor. “Ekosistemi anlamalısınız; aktörlerin, teşviklerinin ve engellerinin, değişim güçlerinin ve tetikleyicilerinin kim olduğunu bilmelisiniz.”

Bu anlayış, sistem değişimini benimseyen vakıfları, hibecilerinden fazlasını düşünmeye iterken daha az kontrol edebildikleri yapıların da davranışını değiştirmek için doğrudan çalışmaya zorluyor. Vakıfların odağı, programlardan sürece ve kâr amacı gütmeyen özel kuruluşlardan belirli bir problemi biçimlendiren daha geniş bir sistemdeki tüm katılımcıların ilişkilerine ve motivasyonlarına doğru kaydı. Programlarını büyütmek için devlete  bağımlı olmak yerine, halihazırda geniş ölçekte faaliyet gösteren şirketlerin ve kamu kurumlarının davranışlarını değiştirmek için kaldıraç noktaları arıyorlar. Aralarında çalıştıkları toplulukları daha derinden dinliyorlar, çözümü dayatmak yerine başkalarını güçlendiriyorlar.

Görüştüğüm her bir vakfın CEO’su, sistem değişiminin farklı yönlerini vurguladı, ancak hiçbir evrensel model ya da çerçeve ortaya çıkmadı. Yine de sistem değişimi yaklaşımını benimsemek isteyebilecek diğer fon sağlayıcılar için pragmatik bir rehber niteliğinde olabilecek şu beş özel uygulamadan sıklıkla bahsedildi:

1.Bu fon sağlayıcılar, kâr amacı gütmeyen sektörün hem içinde hem de dışında çalışarak ticari şirketleri yönlendiren piyasa güçlerini kullanır ve mevcut kamu programlarının uygulamalarını ve sonuçlarını iyileştirmek için çabalar.

2. Sektörlerarası koalisyonlar oluşturarak kilit aktörler için ortak bir zemin oluştururlar.

3. Toplumumuzun sorunlarına karşı kamuoyu tepkisinin altında yatan gayrimaddi anlatının öneminin farkındadırlar ve bu anlatıyı değiştirmek için etkin biçimde çalışırlar.

4. Çözümleri biçimlendirmede yaşanmış deneyimin söz hakkını ön planda tutarlar.

5. Kendi kadrolarını, bütçelerini ve faaliyetlerini ırksal ve kültürel kör noktalara cevap verecek şekilde gözden geçirirler, ayrı program alanlarından ziyade çok yönlü sorunlara odaklanırlar ve CEO’larıyla yönetim kurulu üyeleri için daha etkin liderlik rolleri geliştirirler.

Bu etkinliklerin hiçbiri hayırseverlik açısından yeni değil, ancak sistem değişimini benimseyen vakıfların CEO’ları bunları geçmiş uygulamalardan belirgin şekilde farklı, yenilikçi şekillerde kullandıklarını aktarıyorlar. Aslında, birçok CEO bunu zorlu bir alan olarak tanımlıyor. Bill & Melinda Gates Vakfı‘nın CEO’su Sue Desmond-Hellmann bu zorlu alanı şöyle açıklıyor: “Sistem değişiminde neyin en etkili olduğunun yeterince açık ifade edildiğini düşünmüyorum. Sonuç elde edebilmek için hesap verebilirlikten vazgeçme riskini göze alıyoruz. Bu da sizi daha yatay bir operasyonla çalışmaya zorluyor. Bütün bu meseleler birbirine karışmaya başlıyor ve imkânsızı gerçekleştirebilmek için vaktinizi boş yere harcıyorsunuz.”

Yine de, bütün bu zorluklara rağmen başkanlık seçimlerinden sonra CEO’ların çoğuyla yeniden konuştuğumda, son yıllarda sistem değişim yaklaşımına geçmiş olanların, kutuplaşmış ülkemizin şu anki gerçekleri altında etkili bir strateji olarak bu yaklaşımı daha çok benimsediklerini gördüm.

Şimdi, sistem değişimini benimseyen vakıfların sahiplendiği, yukarıda bahsettiğimiz bu beş ortak uygulamayı yakından inceleyelim:

1.Kâr amacı gütmeyen sektörün dışında çalışmak

Vakıfların çözüm arayışlarında, kâr amacı gütmeyen sektörün ötesine düzenli olarak bakması alışılagelmiş bir şey değil. Kresge Vakfı‘nın CEO’su Rip Rapson, “Uzun zaman boyunca, hayırseverliğin sadece sınırlarını aşmaması gerektiği yönünde bir fikir vardı,” diyor. “Kamu ve özel sektörler ayrı tutulduğu için, ikisiyle de çalışmanın hayırseverlik çalışmalarını zedeleyeceği düşünülüyordu, ancak bunun bilakis gerekli olduğu görüldü. Disiplinlerarası ve sektörlerarası çalışma, sahadaki karmaşık gerçekliklere anlamlı bir şekilde cevap vermek ve müdahale noktasını nasıl seçeceğimizi anlamak için gerekli.”

Rapson gibi fon sağlayıcılar, şirketlerle ve devletle çalışmaktan söz ettiklerinde, sadece kâr amacı gütmeyen girişimleri desteklemek için yeni finansman kaynakları aradıkları anlamına gelmez. Kâr güdüsünü, toplumsal ilerlemeye yönelik bir teşviğe dönüştürmek, şirketlere daha iyi bir dünya yaratmadaki ekonomik fırsatları göstermek de isterler. Yeni programların başlatılmasını beklemek yerine, mevcut programlarda daha düşük maliyetle daha iyi sonuçlar elde etmek için devletle çalışmak isterler.

Skoll’dan Osberg ise şunları söylüyor: “Etkiyi büyütmek konusunda devletin ve iş dünyasının kilit rol oynadığının artık farkına varıyoruz. Sistemdeki tüm aktörlere bakmalı, nelerin teşvik edildiğini ve nelerin engellendiğini anlamalıyız. Değişim araçlarının nerede olduğunu belirleyebilmelisiniz. Bunun, bir aktörün kâr amacı gütmeyen bir kuruluş mu, işletme mi yoksa devlet mi olduğuyla çok da ilgisi yoktur.” F. B. Heron Vakfı‘nın Direktörü ve Başkanı Clara Miller şunları ekliyor: “Kesinlikle tüm sektörleri göz önünde bulundurarak düşünüyoruz. Kâr amacı gütmeyen sektörün sadece yoksullar için ayrı bir sektör olması gerekmez.”

Rockefeller Vakfı‘nın eski başkanı Judith Rodin,“İşin püf noktası, kâr amacı gütmeyen sektör, ticari sektör ve kamuyla ortak çalışan hayırseverler olarak rolümüz hakkında daha fazla düşünmek. Sorunun yaşandığı (devlet teşvikleri, yasalar ve piyasa güçleri de dahil olmak üzere) ekosistemi, anlamadıysanız bizim müdahalelerimizin sürdürülebilir olmayacağı çok açık.”

Konuştuğum vakıf liderlerinin çoğu ticari şirketlerin ve yatırımcıların toplumsal değişime dahil olması için onlarla çalışmanın veya onları cesaretlendirmenin önemine dikkati çekiyor. Silicon Valley Community Vakfı Başkanı ve CEO’su, “Devletin parası yoksa ve hayır kurumları bir program için sonsuza kadar ödeme yapmak istemiyorsa, çıkış stratejisinin kendi kendini idame ettirmesi, bu nedenle de piyasa tabanlı olması gerekir,” diyor.

Rockefeller Vakfı, yaşamın kalitesini düşüren ekonomik ve sosyal sorunlara karşı dünya genelinde farklı şehirlere dayanıklılıklarını güçlendirerek yardım etmek istediğinde, dünya çapında 100 şehirde bu göreve uygun insanlara ve stratejilere finansman sağladı. Ancak hedefi binlerce şehre ulaşmaktı. Bunu gerçekleştirmek için yalnızca The Nature Conservancy gibi kâr amacı gütmeyen kurumlarla değil, aynı zamanda Microsoft, Ernst & Young, Swiss Re ve Palantir de dahil olmak üzere 100’den fazla ticari kuruluşla işbirliği yaparak ilk 100 şehirde başlatılıp sonra dünya genelinde pazarlanabilecek kadar esneklik sağlayan bir ürün ve hizmet platformu kurdu. Vakıf, programı kapasitesinin ötesinde genişletmek için kurumsal ortaklarının kâr motivasyonuna güvenmişti.

Sosyal inovasyon ve esneklik birbirini nasıl geliştirir?

Sosyal inovasyon ve esneklik birbirini nasıl geliştirir?

Sosyal inovasyonlar, toplumsal sorunların karmaşıklığını hesaba katmalı ve uyum sağlayıp ayakta kalabilecek kadar dirençli çözümler geliştirmelidir.

Bunker Roy ve bir grup meslektaşı, Hindistan’ın Racastan eyaletindeki Tilonia köyünde yer alan Barefoot College‘ı 1972’de kurdular. Eski ile yeniyi, geleneksel ile radikal olanı birleştirmek gibi ilgi çekici ve harekete geçirici bir hayali paylaşıyorlardı.

Mahatma Gandhi’nin (yoksullara ve mülksüzlere kendi ihtiyaçlarını karşılayacak üretim araçlarını sağlayan) öğretilerini ve felsefesini takip eden Barefoot College, yoksullara kendi evlerini inşa etmeyi, kendi okullarında öğretmen olmayı ve köylerinde güneş panelleri üretmeyi, kurmayı ve çalıştırmayı öğretti. Roy ve meslektaşları genel olarak kadınları, özellikle de büyükanneleri güçlendirmeye özen göstermişlerdi. Nihayetinde, “profesyonel” uzmanlık yoksulların en yoksuluna, güçsüzlerin en güçsüzüne, yani köy kadınlarına teslim edilmişti.

Barefoot College’ın inovasyonları, bir bakıma, son derece radikaldi: Köy yaşamının, meslek kuruluşlarının ve geleneksel kültürün teamüllerine meydan okuyordu. Başka bir deyişle, bu inovasyonlar klasik birer brikolaj’dı (Fransa’daki çöp toplayıcılarından ödünç alınmış bu terim, “asıl amacına bakılmaksızın, eldeki herhangi bir malzemenin, yaratıcılıkla ve beceriyle kullanılması” anlamına gelir). Bu anlamda, genelde bir araya getirilemeyen unsurların yan yana gelmesi, gelişmekte olan Güney’in sağlık, cinsiyet eşitsizliği, enerji ve eğitim dahil olmak üzere bir dizi acil ihtiyacını karşıladı.

Barefoot College, gelişmekte olan dünyaya yayılan ve başarısı su götürmez bir sosyal inovasyon: Afrika köylerinden kadınlar bu okuldaki fikirleri ve uygulamaları öğrenmek üzere Hindistan’a geldiler, Kuzey Amerika’dan yüksek lisans öğrencileri de bu konsepti yerli topluluklara uyguluyorlar.1

Sosyal inovasyonlar eski ile yeniyi, teknolojik ile toplumsal olanı, politik ile ekonomik olanı birleştirerek esnek bir toplumsal-ekolojik sistem inşa ediyorlar. Dünya ve ekolojik sistemi gezegenin sunduğu sınırlara yaklaştıkça, problemlerin karmaşıklığını dikkate alan yenilikçi çözümlere ihtiyaç duyuyoruz. Ardından sistemlerimizin çöküşe uğramadan öğrenmesine, uyum sağlamasına, bazen de dönüşmesine olanak tanıyan çözümler geliştiriyoruz. Daha önemlisi, bu türden çözümleri tekrar ve tekrar üretmek için kapasite geliştirmemiz gerekiyor.

Karmaşık sistemlerde esneklik geliştirmenin bir kısmı da inovasyon kültürlerini güçlendirmekten geçiyor. Bu kültürler çeşitliliğin kıymetini bilen kültürler, çünkü her brikolör’ün bildiği üzere parçalar çoğaldıkça ve çeşitlendikçe daha yeni ve radikal kombinasyonlar yapma olasılığı artıyor. Ancak bu kültürlerin birbirinden farklı unsurların buluşmasına ve karışmasına, suçlamadan ziyade denemeye ve desteklemeye olanak tanıyan iletişim ve katılım tarzını da teşvik etmesi gerekiyor. Bu türden kültürler sosyal inovasyonları beslerken, sosyal inovasyonlar da direnci geliştiriyorlar.

Esneklik teorisi bireyden kuruma, topluluktan bölgeye ve dünyaya, tüm ölçeklerde bağlantılı sosyoekolojik sistemlere odaklanan bir mercek olarak daha popüler hâle geliyor. Psikoloji, ekoloji, organizasyon teorisi, toplululuk çalışmaları ve iktisat biliminin kesişimini temsil eden fazlasıyla disiplinlerarası bir teori olarak karşımıza çıkıyor.2  Sürdürülebilirlik bilimine benzer bir biçimde, Kuzey ile Güney veya ekonomi ile çevre arasındaki koparılamaz bağları ortaya koyan sistematik bir yaklaşım sunuyor. Ancak, sürdürülebilirlik biliminden farklı olarak, tüm esnek yaşam sistemlerinin ayırt edici özelliği olan süreklilik ve değişim, sürekli (veya sonsuz) salınım döngüsü, yeniden yapılanma, büyüme ve güçlendirme arasındaki dengeye odaklanıyor.3

Salınım ve yeniden yapılanma aşamalarında yeni unsurlar farklı biçimlerde birleştirilebilir. Büyüme ve güçlendirme aşamalarında ise bu yeni kombinasyonlar kaynakları ve sermayeyi kendine çekerek sistemin bağlı olduğu ve ihtiyacı olan enerji, biyokütle veya üretkenlik getirilerini sağlar. Bu konsepti anlamak için, enerjisi ve fiziksel sermayesi biyokütlesinde birikmiş yaşlı bir ormanı düşünün. Orman yangını, enerjinin ve kaynakların salınımını tetikler. Yeni yaşam formları bereketli toprağa yayılır, besin maddeleri hızla emilir. Bu formlardan bazıları, ormanda daha önce yaşamış olan türlerken bazıları da yeni türlerdir. Hepsi hayatta kalmayabilir, böylelikle bazı türlerin soyunun tükenmesine kalanların da biyokütleyi olgun bir ormana dönüştürmesiyle sonuçlanan bir egemenlik modeli oluşur. Esneklik teorisi, sistem direncindeki ciddi bir kaybın, sistemin ancak döngünün bir noktasında sıkışıp kaldığı zaman gerçekleştiğini ileri sürer: Sistem esnekliği, döngü boyunca sürekli hareket içinde var olur, bu süreçte de sistemin uyum sağlamasını veya dönüşmesini sağlar.

Şimdi bu döngünün teknik veya toplumsal bir inovasyona uygulandığını düşünün. Joseph Schumpeter’in Kapitalizm, Sosyalizm ve Demokrasi kitabında ana hatlarıyla belirttiği gibi, girişimciler mevcut kaynakları kullanarak yeni fikirler ortaya koyar. Bazı fikirler başarısızlığa uğrar, ancak bazıları kanatlanır, kaynak bulan ve kurulu sistemin bir parçası hâline gelen yeni ürünlere, programlara, süreçlere veya tasarımlara dönüşür. Burada da benzer bir yapı görüyoruz: Fikir üretme aşamasında eski ve yeni fikirlerin birleşmesi, rekabet hâlindeki fikirlerin ve organizasyonların en çok kaynak çekebilenler lehine elenmesi, başarılı fikirlerin ve organizasyonların hakimiyeti ve güçlendirilmesi, inovasyonların beklendiği gibi bir işe dönüşmesi için kurumsallaşması.

İnovasyon döngüsü ile esnek ekosistemlerin salınım ve  yenilenme döngüsü arasındaki benzerlik dikkat çekicidir. Ancak esneklik teorisine göre, daha geniş bir sistemin  (organizasyon, topluluk veya toplumun geneli), esnek olması için, sadece inovasyon yeterli değildir. Toplumun tekrarlama kapasitesini inşa etmesi gerekir: Tekrar ve tekrar, sonsuza kadar. Dahası, pek çok inovasyon, adaptasyona olanak tanısa da (evsizlerin zorlu hava koşullarında daha iyi yaşamasını sağlayan portatif evler gibi4),4 daha ezberbozan ve radikal inovasyonlar, sistemi dönüştürme potansiyeline sahiptir. İşte Barefoot College vakasında gerçekleşen tam da budur.  

Esnekliğin Sosyal İnovasyona Katkısı

Esneklik teorisi, sosyal inovasyon alanında çalışan insanlara birçok ders sunuyor. Bunlardan en önemlisi de herhangi bir probleme sistematik olarak bakma gerekliliği. Batı kültürü, daha geniş bir sistemin çözümü nasıl etkileyebileceğini değerlendirmeden, belirli bir sorun için tasarladığı çözümleri (özellikle teknik çözümleri)  bolca örneklendirebilecek kadim bir geçmişe sahip. Biyoyakıt geliştirme yarışını düşünün. Fosil yakıtların ve petrol bazlı ürünlerin yerini alması için enerji kaynakları bulma alanındaki mevcut uğraş, biyoyakıt üretiminin çevre ve toplum üzerinde yarattığı sisteme dair birçok etkiyi göz ardı ediyor. Örneğin, biyoyakıtlar verimsiz topraklardan elde edilebildiği için (üreticilerin bakış açısından bir avantaj), gelişmekte olan ülkelerdeki geçimlik tarım için kullanılan toprakları tüketerek gıda güvenliğini daha da riskli bir duruma getirebilir.5

Daha büyük sistem üzerinde kasıtsız olumsuz sonuçlar yaratan örneklerden bir diğeri de, Galapagos Adaları’nda gelişen ekoturizm örneği. Bu adalar eşşiz bir biyoçeşitlilik sunuyorlar. Bu çeşitliliği korumak ve yerel Ekvador ekonomisini canlandırmak için, ekolojik turizm şirketleri adalara küçük turist gruplarını götürmek için birbirleriyle yarışıyorlar. Hükümet, bir adada kaç kişinin karaya çıkabileceğini kontrol ediyor ancak bir adanın yakınına yaklaşan yelkenlilerin ve teknelerin sayısı üzerinde daha az kontrolü bulunuyor. Sonuç olarak, artan sayıda tekne mercan resiflerinin yoğun bir biçimde aşınmasına neden oluyor. Daha büyük bir sistemin bakış açısından bakıldığında, her derde deva olarak görülen bir fikrin sadece bir yanılsama olduğu ortaya çıkabiliyor.

Sistem Değişimi İçin Hikâyeyi Kullanmak

Sistem Değişimi İçin Hikâyeyi Kullanmak

Çalkantılı zamanların üstesinden gelebilmek ve sistem değişimini teşvik etmek adına sektörler arası kolektif hikâye anlatıcılığına dair yeni yöntemler geliştirmeliyiz.

 

Liverpool’da, evsizler barınağı çalışanı yorgun bir kadın, yine uzun bir günün sonunda, başını ellerinin arasına alıyor. Adına çalıştığı sistem, hizmet etmekle yükümlü olduğu insanların işine yaramıyor ve o, bunu değiştirmek için kendini güçsüz hissediyor.

Katar’da bir grup göçmen işçi, kavuran güneş altında meşakkatle çalışarak Dünya Kupası’nın yeni stadyumunu inşa ediyor. Birazdan birkaç saat dinlenmek için pis ve aşırı kalabalık çalışma kampına geri dönecekler. Zorla çalıştırılan bu işçilerin ölüm oranları fazlasıyla yüksek.

Singapur’da bir grup biliminsanı, siyasetçi ve STK daha dayanıklı bir tarım sistemi kurmanın yollarını arıyor. Herhangi bir konuda uzlaşabilmek için çabalıyorlar.

Bu umutsuz senaryoların her biri, sistem değiştirmekte hikâyelere düşen role örnek teşkil ediyor. Hikâyeler sistemleri kurar, destekler ve yıkar. Hikâyeler; dünyayı, dünyadaki konumumuzu ve bunları değiştirme yeteneğimizi nasıl anladığımızı şekillendirir.

Kaotik dünyamızı anlamlandırmak için insanlar her zaman hikâyelere başvurmuştur. Atalarımız, kendileriyle ruhani denkliğe sahip olduğunu düşündükleri hayvanları öldürmek zorunda kaldıklarında, ölümü kabullenmek için mitler yarattılar. Tarımı icat ettiklerinde, aşılamayı yücelten ve varoluşun mevsimsel doğasını vurgulayan mitler yarattılar. Yerleşik hayata geçtiklerinde, şehirlerin üstünlüğünü telkin eden mitler yarattılar. Homo Sapiens: İnsan Türünün Kısa Bir Tarihi kitabında Yuval Noah Harari’nin de belirttiği gibi; takip eden bütün medeniyetlerin kuruluşunda, hikâyeler hayati bir rol oynamaya devam etti.

Bugün içinde bulunduğumuz değişken ve istikrarsız zamana hızlı bir geçiş yaptığımızda, git gide daha çok insan, iklim değişikliği, eşitsizlik ve sağlık hizmetleri gibi çözülmesi şart sorunlara sistem yaklaşımı gerektiğini kabul ediyor. Sistem değişiminin işleyişi sistemik görmeyi (unsurlara, bağlantılara ve sistemlerin daha geniş kapsamlı amaçlarına bakmayı) ve sistemik hareket etmeyi kapsıyor. Hikâye ise, hem görebilmemize hem de harekete geçmemize yardımcı olmakta hayati bir rol üstleniyor.

Hikâyenin sistem değişiminin işleyişine katkı sağlayan birçok farklı özelliği var. Hikâye duygularımıza doğrudan ulaşan bir yol olduğu için karar alma mekanizmasında öneme sahiptir. Örüntülerden anlam yaratır. Toplulukları birbirine bağlar. Farklılıklar üzerinden empati kurmayı sağlar. Rasyonel zihinlerimizin anlayamayacağı şekillerde, mümkün olanı daha olası hissetmemizi sağlar. Bir sistemin değerlerini, zihniyetini, kural ve amaçlarını değiştirmekte hikâye temeldir.

Bu makale, sistem değiştirmek için bütün sektörlerin kullanabileceği, hikâye ve anlatının üç özelliğine dair bir alan rehberidir. Bu özellikler şunlardır: ışık olarak hikâye, tutkal olarak hikâye ve ağ olarak hikâye.

IŞIK OLARAK HİKÂYE

Hikâye geçmiş, şimdi ve geleceği aydınlatmaya, dolayısıyla değişim yollarına ışık tutmaya yardımcı olur.

Özellikle,

  1. Bir sistemdeki çatlak hatları vurgulayarak değişim için temel zemini hazırlar.
  2. Aykırılara ışık tutar ve işlerinin etrafından birleştirici bir anlatı inşa eder.
  3. İnsanların bugünkü davranış biçimlerini gelecek tasavvurlarını aydınlatarak değiştirir.

 

Çatlak Hatları Vurgulamak

 

“Demek bu büyük savaşı başlatan kitabı yazan küçük kadın sizsiniz.”

—Abraham Lincoln, Harriet Beecher Stowe’a hitaben.

1854 yılında Tom Amca’nın Kulübesi ilk yayınlandığında o senenin İncil satışlarını aşmıştı. Çoğunlukla “ilk çok satan” unvanının yakıştırıldığı bu kitaba talebi karşılamak adına matbaalar 24 saat çalıştı. Abolisyonist Harriet Beecher Stowe’un yazdığı kitap, ABD’de kölelere yönelik zalimliğin duygusal tasviri üzerinden, kuzeyde abolisyonist desteği canlandırırken, güneyde kölelik savunucularını daha da şiddetli kışkırtarak Lincoln’ü Amerikan İç Savaşı’nın ortasında o meşhur yorumu (doğrulanmamış olsa da) yapmaya sürükledi. Kitabın ırk meselesine yaklaşımı o zamandan beri eleştirilse de, sistemik önemi yadsınamaz.

Bugün, The Guardian’ın Modern Zaman Köleliği Mercek Altında (Modern-day Slavery in Focus) projesi gibi girişimler, kişisel hikâyeleri kullanarak kitleleri sistemik meseleler hakkında bilgilendiriyor ve çoğunlukla da bunların değişmesine ön ayak oluyor. 2013 Eylül’ünde yayınlanan Katar’da Dünya Kupası inşasında köle işgücü hikâyesini ele alalım. Gazeteciler zorla çalıştırılan göçmen işçiler arasında benzeri görülmemiş ölüm oranlarını gün yüzüne çıkarmıştı. 50 dereceyi bulan sıcaklıkta, içme suyundan mahrum bırakılarak uzun saatler çalışan işçiler günün sonunda pis ve aşırı kalabalık çalışma kamplarına tıkılmak zorunda kalıyordu.

 

Bugün, The Guardian’ın Modern Zaman Köleliği Mercek Altında projesi gibi girişimler, kişisel hikâyeleri kullanarak kitleleri sistemik meseleler hakkında bilgilendiriyor ve çoğunlukla da bunların değişmesine ön ayak oluyor. (Orijinal SSIR makalesinden alınan bu görselin kaynağı: Flickr)

Hikâye yayınlandıktan sonra FIFA Başkanı Sepp Blatter, Katar Emiri ile meseleyi görüştü ve ülke, işçi haklarında reforma gideceklerine dair söz verdi. Modern Zaman Köleliği ekibi hikâyenin takibini bırakmadı, kampanya genişledi ve 2016 Mart’ta Birleşmiş Milletler, göçmen işçi köleliğini sona erdirmesi için Katar’a 12 ay müddet tanıyan uyarıyı yayınladı. 2017’nin sonlarına doğru Katar hükümeti işçi hakları ihlalini durdurmak amacıyla yasalarını düzenlemeyi taahhüt etti. Katar’da köle işçiliğini sonlandırmanın önünde hala çok uzun bir yol olsa da, hikâyelerin aydınlatıcı gücü sistemik değişimi teşvik edebilmektedir.

Modern Zaman Köleliği Projesi şu açıdan sistemiktir: Projenin bahsettiği hikâyeler bireysel deneyimlerle sorunlara  neden olan faktörler ve önerilen çözümler arasında ilişki kurar. Savunucular sıklıkla, meselelerin insani boyutunu ön plana çıkarmak için, hikâye anlatıcılığında yakın plan portreleri kullanır.  Fazlasıyla kişisel olan bu hikâyeler her ne kadar çoğunlukla ilgi çekici olsalar da kamusal çözümler hakkında insanları sistemik düşünmeye yönlendirmezler. The FrameWorks Enstitüsü sosyal değişim için hikâye anlatıcılığında geniş bakış açıları kullanımına dair kapsayıcı bir rehber oluşturdu. Sistem yaklaşımı, kişisel hikâyeler ile şu tür soruların cevaplarını birleştirmek anlamına gelir: Soruna neden olan şartlar nelerdir? Daha geniş bir toplumsal düzlemdeki etkisi nedir? Yasa, mevzuat ve programları değiştirmek için bir ihtiyaç var mıdır? Bunu değiştirmek için kimler çalışıyor? Kolektif bir dahiliyet için fırsatlar nelerdir?

Etkileşimli hikâye anlatıcılığının artışı sistemik hikâye anlatıcılığını mümkün kılmaktadır. Medium’um “Hayalet Gemi” hikâyesi, 243 mülteciyi taşırken Akdeniz’de kaybolan gemiye ne olduğunu bulmak için okuyucuları arayışa dahil ederek sistemik ve bireysel olanı birbirine ördü. The New York Times’ın “Katrina’dan Sonra 10 Yıl” hikâyesi, katastrofik fırtınadan beri New Orleans’ın değiştiği yönlerin izini süren sistemik bir hikâyedir. İşçilerin tazminat hakları hakkındaki, ProPublica’nın ödüllü “Yaraya Tuz Basmak1” başlıklı etkileşimli hikâyesi sonucunda yeni bir kanun hazırlanır. Geniş bakış açılı yaklaşımlar, halkın sorumluluğu muhatabına daha uygun bir şekilde atfetmesini ve çözümler hakkında daha sistemik düşünmesini sağlar.

Bu alanda, teknoloji, katılımcı hikâye anlatıcılığının gitgide çoğalmasını mümkün kılıyor. Yeni Zelanda’da Biz Faydalanıcılarız adlı Facebook grubu sosyal devlet sistemindeki çatlaklara ışık tutuyor. Grup kendi resimlerini çizmeleri ve sosyal devlet sistemiyle ilgili kendi deneyimleri hakkında kısa öyküler yazmaları adına devlet yardımı alan sanatçılar için bir platform sunuyor. İnternet üzerinden yürütülen kampanya viral hâle gelip reklam panolarına bile sıçrayarak ülke genelinde bir tartışmayı alevlendirmişti.

Aykırılara Işık Tutmak

 

“Gelecek şimdiden burada— sadece eşit dağıtılmamış.”

—William Gibson

Sistem değişiminin bir diğer önemli parçası da inovasyon nişlerini desteklemektir. Bu sadece bir sistemdeki elemanları etkilemekle kalmaz, sistemdeki ilişkilerin doğasını, dolayısıyla sonucunda da sistemin amacını değiştirir.

Bu işin ana parçasını aykırılara ışık tutmak oluşturuyor: değişimi gerçekleştirmek için çalışmaya başlamış aykırı kişiler, öncüler ve kurum içi girişimcilere. Burada hikâyenin iki önemli rolü var. İlk olarak, sistemi değiştirenler hikâyelerini yayarak aykırıların profilini ve etkisini artırabilir. İkinci olarak ise, yenilikçi hareketlere hız kazandırarak, değişime dair birleştirici anlatı yaratmak amacıyla hikâyeyi kullanabilirler.

Reklam endüstrisine odaklanmış bir sistem değişimi organizasyonu olan The Comms Lab’de stratejimizin temelini, inovasyon nişlerini tanımlamak ve birleştirmek oluşturuyor. Bunu şöyle gerçekleştiriyoruz: endüstri genelindeki değişimin  “yeşil atışlarını” haritalandırıyoruz, endüstrinin amacı nasıl kapsadığına dair hikâyeler hakkında bilgilendirmeler hazırlıyoruz, amaç odaklı inovasyon hikâyelerini haritalandıran raporlar yayınlıyoruz ve endüstrideki yenilikçilerin hikâyelerini paylaştığı etkinlikler düzenliyoruz. Kişisel hikâyeleri kullanmamızdaki neden “sektörü derinden etkileyen amaç dalgası” (a wave of purpose disruption) olarak adlandırdığımız duruma kanıt yaratmak. Globalleşme ve dijitalleşme gibi önceki değişim dalgalarıyla arasında analojiler kurarak, şu anki dalganın endüstriye nasıl yayıldığını açıklıyoruz. Noktaları birleştirme ve etraflarında daha geniş bir anlatı yaratma işi endüstri içerisindeki değişim hareketini inşa etmek için elzemdir.

Aykırılara ışık tutmak ve yayılmalarını sağlamak diğer birçok sistemik girişim için esastır. Örneğin, The Finance Innovation Lab, finans alanında geliştirilen alternatif model ve fikirler hakkında farkındalık yarattığını belirtirken, Tech for Good Global sosyal etki için kullanılan teknolojiyi aydınlatıyor.

Geleceği Aydınlatmak

 

“Kaderimiz yıldızlarda değil kendi içimizde yatar.”

—William Shakespeare

Sistem değişimi alternatif geleceklere ait ilgi çekici bakış açılarını resmetmeyi içerebilir. İnsanların duygusal ve entelektüel ilgilerini uyandıran, sürükleyici gelecek senaryoları yaratmakta hikâyeyi kullanabiliriz.  Bu yaklaşım mümkün olanı daha olası hissettirir, bir sistemin amaçlarını ve zihniyet yapısını sorgulayan yeni bakış açıları getirir, kural ve işleyişlerin dönüşümüne imkân tanır.

Gelecek senaryoları —Ütopya, Denizler Altında Yirmi Bin Fersah, Bıçak Sırtı ve benzerleri — bizi yüzyıllardan beri eğlendirmektedir. Giderek daha çok insan, bugünkü davranış biçimlerini değiştirecek gelecek tasavvurları oluşturmak için hikâyenin yaratıcı kapasitesini kullanmaya çalışıyor. BBC’nin 2017 yapımı Carnage’ını ele alalım. Film, Simon Amstell’in veganlık hakkında hazırladığı bir sahte belgesel (mockumentary). Hikâye 2067’de, et, yumurta ve süt ürünlerinin yasadışı olduğu ve gençlerin büyükanne ve büyükbabalarının  “etçil” geçmişlerine göz yaşı döktükleri bir dünyada geçiyor. The Independent gazetesinin televizyon eki yazarı; “Vegan değilim ama Carnage’ı seyrettikten sonra vegan olmam gerektiğine daha da emin oldum” derken bir başka eleştirmen de filmin “veganizmi kibirliden ziyade iyimser bir şekilde gösterdiğini” yazdı.

Sistem değişimini uygulayanlar bu tür örneklerden giderek daha da fazla ilham alıyor. Kâr amacı gütmeyen ve sürdürülebilirlik üzerine çalışan bir kurum olan Forum for the Future’dan Charlene Collinson, hikâyenin, insanlara bugünkü davranışlarının geleceklerini şekillendirdiğini anlamalarındaki rolü üzerine yıllarca düşündü. Bir röportajda Collinson birçok senaryonun “kuru ve normatif” olduğunu belirtiyor. “Daha kapsayıcı2 deneyimler yaratmak için gelecek verilerini nasıl kullanabileceğimizle ilgileniyorum. İnsanlar duygusal bağ kurunca bir şey oluyor ve bir anda durumun çocuklarıyla ilgili olduğunu fark ediyorlar.”

Tiyatrodan ödünç aldığı teknikleri kullanan Collinson, arketip ve betimlemeler gibi hikâyeyi oluşturan öğeler aracılığıyla, katılımcıların içgüdüsel olarak gelecek tasarlamalarına yardımcı oluyor. Örneğin, tiyatro alanında öncü isimlerden Annette Mees ile çalıştığında, Singapur’da bir tarım konferansında, kapsayıcı bir deneyim ortamı yaratarak, katılımcıların 2030 Nobel Ödülleri Komitesi’nde yer aldıkları bir senaryo simüle ettiler. Collinson, bu deneyimin oyunbazlığı sayesinde insanların hayal etmeye mani engellerinden nasıl kurtulduğunu açıkladı.

Gelecek odaklı düşünceyi ve yaratıcılığı buluşturma tekniği yaygınlaşmaya devam ediyor. 2017 Oxford Futures Forum, senaryo planlama teorisi ve pratiği ile sanat, edebiyat, tasarım ve transmedyayı bir araya getirmeye odaklandı. Organizatörlere göre bu yaklaşım, hem yeni seyircileri senaryo üzerinde çalışmaya yönlendiriyor hem de yeni davranış biçimlerini harekete geçiriyor.

TUTKAL OLARAK HİKÂYE

Hikâye aynı zamanda, empati ve uyum aracılığıyla komünite geliştirmek için de bir araç. İnsanların farklılıklar üzerinden birleşmesini ve grupları, organizasyonları, hareketleri bir arada tutan anlatılar oluşmasını mümkün kılar.  

Empati aracılığıyla komünite inşa etmek

 

“Biz insanlar yalnız hayvanlarız. Ömrümüz daha az yalnız olmak için çabalamakla geçer. Eski yöntemlerimizden biri de dinleyiciye şunu söyletmek -ve hissettirmek- için yalvaran hikâyeler anlatmaktır: ‘Evet, olması gereken bu, yahut en azından benim hissettiğim bu. Düşündüğün kadar yalnız değilsin.’”

—John Steinbeck

Hikâye empatiyi doğurur. Başka biri olmanın nasıl hissettirdiğini anlamak için sahip olduğumuz en iyi araçtır. Sistem değişimi, çoğunlukla, bir sistemin amaçlarını gözden geçirmek ve değiştirmek için farklı konumlardaki aktörleri bir araya getirerek farklılıklar arası iş birliği oluşturmayı içerir. Ticari balıkçılık firmalarının yöneticileri, çevreci aktivistler, bankacılar ya da adil-finans (fair-finance) kampanyacıları gibi grupları bir araya getirirken hikâyenin empatik özelliği hayati değer taşır. Çok farklı insanların, ortak değerlerini keşfetmelerine ve birbirleriyle profesyonel ilişkiden öte, insan oldukları için ilişki kurmalarına imkân tanır. Sistem değişimi alanında danışmanlık hizmeti veren Systems Studio’nun kurucusu Rachel Sinha şöyle diyor: “Sistem değişikliği çok kişiseldir ve doğduğunuzda size verilen gözlükler hakkında düşünmenizi sağlar. Sistemi değiştirmek için gözlüklerinizi değiştirmeli ve dünyayı başka insanların bakış açısından görmelisiniz. Hikâye bunu yapmanıza yardımcı olur.”

Sistemler konusunda tecrübeli David Stroh’un da bir röportajında söylediği gibi, bir sistem hakkındaki bireysel hikâyeleri paylaşmak, ortak sistemler üzerine yeni bakış açıları geliştirilmesine yardımcı olabilir. “Kör adam ve filin hikâyesindeki gibi. Herkes sadece filin kendisine ait parçasını görür. Bireysel hikâyeleri görürler ve kendilerine neyin doğru olduğunu söylerler. Bunları paylaşmak, daha yaygın ve doğru bir kolektif anlatı yaratmalarına yardım eder. Gerçekliğin ortak bir resmini ortaya çıkarmalarını mümkün kılar.”

Bu işin arkasında yoğun bir zanaat vardır ve bu zanaat farklı yöntemlerle uygulanabilir. Yaygın kullanılan prensipler arasında şunlar sayılabilir: genellikle marjinalleştirilmiş insanların, hikâyelerini paylaşırken rahat hissedecekleri güvenli fiziksel ve duygusal mekân yaratmak; insanları dinlemek ve duyulmalarını, saygı görmelerini sağlamak; farklı türdeki insanlardan hikâye çıkmasını sağlayacak farklı yaratıcı çalışmalar ya da hikâye yönlendiricileri kullanmak.

Empati uyandırmak için hikâye kullanımı insanları aynı odaya toplamayı gerektirmez. Bazen, bir sistem değiştiricisi, aracı rolünü de üstlenebilir. Lankelly Chase Vakfı’nın başkanı Julian Vorner “Tıkanmış sistemlerde insanların birbirleri hakkında katı görüşleri vardır” diyor. Vakfın beraber çalıştığı bir toplulukta, aileler ve sosyal hizmetler arasında uzun süredir anlaşmazlık yaşanıyormuş. Ebeveynler için sosyal hizmet görevlileri çocuklarını onlardan ayıran insanlarken, sosyal hizmet görevlileri için de ebeveynler uzlaşılmaz, yüzlerine kapıyı çarpan düşmanlarmış. Corner, “İş çıkmazdaydı” diyor. Hibe verdikleri kişilerden biri, hem aileler hem de sosyal hizmet görevlileriyle konuşur ve aslında iki tarafın da aynı sonucu istediklerini keşfeder. Taraflar arasında bu hikâyeleri paylaşmak iki grubun bir araya gelmesini ve beraberce yeni bir hizmet yaratmalarını sağlamış. Fakat, Corner’ın da uyardığı üzere, “Sistemin geri kalanının çoğu hala eşdeğer anlatılara tutunuyor, bu durumda da ters düşen anlatılar arasında aracılık her seviyede yapılmalıdır.”

Uyum aracılığıyla komünite inşa etmek

 

“Bütün geniş ölçekli insan işbirlikleri —modern devlet, orta çağ kilisesi, kadim bir şehir ya da arkaik bir kabile, fark etmez —sadece insanların ortak hayal güçlerinde var olan ortak mitlere kök salmıştır.”

—Yuval Noah Harari

Hikâye, sistem değişimi için esas olan grupların ve hareketlerin inşa edilmesinde uyum yaratıcısı rolünü oynar. İnsanları topluluklardan ayrıştırır.

Benim de kurucu ortaklarından olduğum Point People ve Lankelly Chase tarafından yürütülen Sistem Değiştiricileri (System Changers) programı bu fikri mikro ölçekte örneklendirir. Bu program; evsizlik, bağımlılık, akıl sağlığı ve aile içi şiddet üzerine saha çalışanlarının sisteme katkıda bulunması ve sistem değişimi yaratabilmesini mümkün kılar. Programa katılan ilk grubu Manchester’daki People’s Museum’a   götürdükten sonra katılımcılardan biri kendini şöyle ifade etmişti: “Kadınların seçme hakkı savunuculuğu gibi hareketleri biliyor olsam da değişimin gerçekten de mümkün olabileceğine dair farkındalık kazandım.” Başka hareketler hakkında hikâyeleri duymak, bu katılımcının, parçası olduğu yeni grubu da bir hareket olarak görmesini sağladı; dolayısıyla kendisi de uzun vadeli sosyal hareketler tarihinin bir parçası konumuna geldi.

Yeni Ekonomi Organizatörleri Ağı (New Economy Organisers Network) da benzer bir yaklaşımı kullanarak Mücadele Hikâyeleri (Stories of Struggle) programını yarattı. Bu program, Birleşik Krallık’ta değişim için, sosyal adalet üzerine çalışan insanların işlerini daha geniş bir tarihi bağlama oturtmalarına yardım ediyor.

Geçmişteki toplumsal hareketlerin hikâyeleri, sistemik değişim için çalışan insanların yaptıkları işleri daha geniş bir tarihi bağlamda konumlandırmalarına yardımcı olabilir. (Bu görsel orijinal SSIR makalesinden alınmıştır.)

Deneyimli organizatör Marshall Ganz’in öncüsü olduğu kamusal anlatı işinin merkezinde bireylerin kişisel hikâyeleri ile topluluğun hikâyelerini birleştirmek yatıyor. Finans İnovasyonu Laboratuvarı’nın (Finance Innovation Lab) kurucu ortağı ve New Economy Organizers Network (NEON)’un eğitim yöneticisi Charlotte Millar bir röportajında Ganz’ın yaptığı işin kendi liderlik gelişimiyle nasıl bütünleştiğini şöyle anlatmış: “Toplumsal hareketler yaratılırken, kendiniz, komüniteniz ve acilen harekete geçilmesi gereken meseleler hakkında ilgi çekici bir hikâye kaleme almak esastır. Toplumsal hareketler, ortak bir hikâye olmadan varoluş nedenlerine dair bir anlatıdan mahrum ve üyeleri arasında aidiyet hissi oluşturmakta başarısız kalırlar.”

Toplumsal hareket stratejisi geliştirme ve araştırma kurumu olan Ayni Enstitüsü (The Ayni Institute), hareketlerin DNA’sından bahsederken hikâyenin merkezi konumunu vurgular. Hem uyuma hem de ortak liderliğe imkân yaratan, ipleri sıkı tutarken fırsat da tanıyan bir yapı geliştirmenin önemini anlatır. Tech for Good Global bu yöntemi benimsetmekle uğraşıyor. Londra buluşmaları şu anda 6000 üyeye sahip ve Manchester, Cambridge, Birmingham, Bath, Bristol ve Glasgow üzerinden İngiltere’de yayılıyor. Kurucularından Cassie Robinson grubunun “ortak dili ve anlayışı teşvik etmek” istediğini belirtiyor. Bunun gerçekleşmesi için de şu soruyu soruyor: “Yeterli uyumu yaratan ve farklı mekânların kendi versiyonlarını geliştirmesine olanak sağlayacak en yalın hikâye nedir?”

Artık hikâyelerin bize pasif bir şekilde miras kaldığı bir dünyada yaşamıyoruz. Her gün daha çok hikâye yaratıyor ve hikâyelerimizi paylaşıyoruz. Toplumsal hareketleri inşa edenler olarak işimiz; yapı ve açıklık arasındaki doğru uyumu yakalamak, toplulukları oluşturacak hikâyeleri yaratmak ve diğerlerini de, daha fazla pay sahibi yaparak, kendi hikâyelerini yazmaya teşvik etmektir.

Sosyal İnovasyon İçin Tasarım Odaklı Düşünme

Sosyal İnovasyon İçin Tasarım Odaklı Düşünme

Tasarımcılar geleneksel olarak ürünlerin görünüm ve işlevselliğini iyileştirmeye odaklanmışlardır. Son zamanlarda, dünya çapında düşük maliyetli sağlık hizmeti sunmanın yollarını bulmak gibi daha karmaşık problemleri ele almak için de tasarım teknikleri kullanılmaya başladı. Tasarım odaklı düşünme adı verilen bu yeni yaklaşımı ilk sahiplenenler ticari kurumlar oldu; ardından kâr amacı gütmeyen kuruluşlar da bunu benimsemeye başladı.

 

Hindistan’ın Hyderabad kentinin dışında, banliyö ile kırsal arasında bir bölgede, adına Shanti diyeceğimiz genç bir kadın, evine yaklaşık 100 metre uzaktaki sürekli akan yerel kuyudan her gün su taşıyor. Başının üzerinde kolayca taşıyabileceği 10 litrelik plastik bir kap kullanıyor. Shanti ve kocası, içmek ve yıkanmak üzere kuyu suyuna güveniyorlar. Naandi Vakfı tarafından işletilen toplumsal arıtma tesisi kadar güvenli olmadığını duymuş olmalarına rağmen yine de kuyu suyunu kullanmaya devam ediyorlar. Shanti’nin ailesi nesillerdir yerel sudan içiyor ve bu, kendisi ve ailesini sıklıkla hasta etse de, Shanti’nin bu alışkanlığını değiştirmek gibi bir niyeti yok.

Naandi arıtma tesisinin suyunu kullanmamak için Shanti’nin birçok sebebi var, ancak bunlar tahmin edilebilir fikirler değil. Merkez, evinden kolayca yürüyebileceği bir mesafede (kabaca yarım kilometre uzaklıkta) yer alıyor. Aynı zamanda makul fiyatlı (kabaca, 20 litre için 10 ruple ya da 20 sent) ve bilinen bir merkez. Bu küçük ücreti ödeyebilmek kimi köylüler arasında bir statü sembolü haline bile gelmiş durumda. Alışkanlık da bir etken değil. Shanti, genel sistem tasarımındaki bir takım kusurlardan dolayı daha güvenli sudan vazgeçiyor.

Shanti tesise yürüyebilse bile, tesisin onu kullanmak durumunda bıraktığı 20 litrelik bidonu taşıyamaz. Plastik dikdörtgen kap suyla dolu olduğunda çok ağır oluyor. Kap, Shanti’nin ağır nesneleri taşırken alışkın olduğunun aksine, altından ya da üstünden tutulmak üzere tasarlanmamış. Shanti’nin kocası da ona kabı taşıması konusunda yardımcı olamıyor. Şehirde çalışıyor ve su artıma merkezinin kapanış saatinden önce eve dönmüş olmuyor. Aynı zamanda, arıtma tesisi onlardan günde 20 litreye denk gelecek aylık bir kart almalarını talep ediyor, ki bu ihtiyaçları olan su miktarının çok üstünde. Shanti, “neden ihtiyacım olandan fazlasını alıp paramı boşa harcayayım?” diye soruyor ve tesisin kendisine daha az miktarda su alma imkânı sunması durumunda Naandi suyundan satın almayı tercih edeceğini ekliyor.

Toplumsal arıtma tesisi temiz ve içilebilir su üretmek üzere tasarlanmış ve bunu gerçekleştirmekte de oldukça başarılı olmuştur. Sistem, aslında özellikle bisiklet sahibi olan ve mesai saatleri içinde tesise gelebilen bir koca ya da büyük oğlanın bulunduğu aileler için iyi çalışıyor. Bununla birlikte, merkez tasarımcıları toplumda yaşayan tüm insanların kültür ve ihtiyaçlarını göz önünde bulundurmakta başarılı olamadıkları için, daha da iyi bir sistem tasarlama fırsatını kaçırmışlar.

Bu kaçırılmış fırsat, geriye bakıldığında belirgin bir ihmal olmasına rağmen, oldukça yaygın rastlanan bir durum. Girişimler, müşterinin ihtiyaçlarına dayanmadıkları ve geri bildirim almak amacıyla prototipleri denenmediği için tekrar tekrar bocalarlar. Kişiler sahaya indiklerinde bile, ihtiyaçlar ve çözümleri konusunda önyargılarla başlayabilirler. Bu kusurlu yaklaşım hala hem ticari hem de sosyal sektörlerin normalidir.

İdeal Hibrit Arayışı

İdeal Hibrit Arayışı

Harvard İşletme Fakültesi ve Echoing Green tarafından yürütülen, yeni doğan oosyal girişimlere ilişkin ilk büyük ölçekli nicel araştırmada hibrit yapılar incelenmiştir. Araştırmada, kâr amacı güden ve gütmeyen faaliyetleri birleştiren bu hibrit yapıların doğuşu ve doğası gereği birbiriyle konuşmayan farklı organizasyon modellerini biraraya getirirken karşılaştıkları zorluklara odaklanılmıştır.

 

Hot Bread Kitchen ile ilgili son dönemde yapılan haberler adeta iki farklı organizasyondan bahsetmektedir. New York City fırını, bir yandan yenilikçi uluslararası ekmek seçkisiyle geniş kitleler tarafından beğenilirken diğer yandan işgücü geliştirme programı kapsamında ödüle layık görülmüştür. Hot Bread Kitchen hibrit bir işletmedir: çoğunluğu düşük gelirli göçmen kadınlardan oluşan çalışanlar, ekmekleri kendi ülkelerinden aldıkları ilham ile pişirir ve gıda sektöründe kendilerini yönetim pozisyonlarına getirebilecek mesleki beceriler edinirler. Bu sayede, Hot Bread Kitchen geleneksel olarak birbirinden bağımsız iki modeli bir araya getirmektedir: işgücü geliştirme misyonuna rehberlik eden toplumsal refah modeli ve ticari faaliyetlerine rehberlik eden gelir modeli.

Dışarıdan bakanlara, toplumsal refah ile çeşitli gelir modellerinin birleştirilmesi tuhaf gelebilir ama Hot Bread Kitchen’ın kurucusu Jessamyn Rodriguez vizyonu doğrultusunda bunları bir araya getirmek için çalışmıştı. Bu vizyonun oluşmasında, Daniel Boulud’ün A sınıfı restoranında aldığı eğitimin yanında uluslararası kalkınma alanındaki on yıllık deneyimi de etkili olmuştu. Bir kurum iş modelini -bağış, fon ve sübvansiyonlara bağımlılığını azaltarak- hem sosyal fayda hedefini finanse etmek hem de organizasyonunu ölçeklendirebilmek için ürün satışı yapacak şekilde kurgulayabilir. Kâr amacı gütmeyen bir modele ticari gelir akışı (ya da kâr amacı güden bir modele bağış veya hizmet programı) eklemenin yerine, Hot Bread Kitchen’ın entegre hibrit modeli tek bir bütünsel stratejiyle sosyal değerin yanında ticari gelir akışı da üretmektedir.

Hot Bread Kitchen, birincil hedefleri sosyal fayda olan ve bu yolda faaliyetlerini sürdürmek için büyük ölçüde ticari gelir akışına bel bağlayan hibrit modeller yaratan sosyal girişimlerden yalnızca biridir. Söz konusu hibrit yapılar mesleki eğitim, sağlık ve mikro kredi gibi belirli sektörlerde uzun yıllardır varlığını sürdürürken son yıllarda çevresel hizmetler, danışmanlık, perakende, tüketim ürünleri, yiyecek içecek hizmeti ve bilgi teknolojisi de dahil olmak üzere yeni sektörlerde de görülmeye başlamıştır.

Harvard İşletme Fakültesi ve Echoing Green (25 yıldır erken evre sosyal girişimcileri destekleyen bir sivil toplum örgütü) ekiplerince yürütülen, genç sosyal girişimlere ilişkin ilk büyük ölçekli nicel araştırma1 kapsamında hibrit modelleri daha iyi anlamak için 3,500’den fazla Echoing Green Fellowship başvurusu2 incelemiştir. Son beş yılda kazanılan ve bağışlanan geliri biraraya getiren işletmelerin başvuru sayısı büyük artış gösterdi: 2006 yılında başvuru sahiplerinin %37’si hibrit modellerden faydalanırken, bu rakam 2010 ve 2011 yıllarında neredeyse %50’yi bulmuştur. Bu girişimciler açlık, sağlık hizmetleri, ekonomik kalkınma, çevre, eğitim, barınma, kültür, hukuk ve politika gibi çeşitli alanlardaki toplumsal sorunlara cevap vermenin yollarını araştırmışlardır. Son zamanlarda hibrit yapıdaki sosyal işletmelerin sayısının artması, kısmen sosyal girişimcilerin bağış ve yardımlara daha az bağımlı olmak istemelerinden, kısmen ise 2007-2008 mali krizinin ardından sürdürülebilir finansal modellerin geliştirilmesine yönelik eğilimin artmasının bir sonucudur.